"MAKİNEYE HOŞGELDİN"

 Bu video bazı kullanıcılar için uygun olmayabilir.

Anlıyorum ve devam etmek istiyorum.

Welcome To The Machine- Gerald Scarfe videosu-

Kırmızı nokta.

Hayır buton.

Beyaza dönüyor ve çiçek gibi açılıyor. Sonra yine kapanış ve kırmızı ve beyaz ve çiçek tekrar açıldığında mavi. Gökyüzü. Kurak. Dinazor. Hayır metal dinazor. Acanthopholis ile Achelousaurus arası bir şeye benziyor ve bana doğru geliyor. Etraf simsiyah, karanlık. O, mavi. Yaklaştıkça sıyrılıyor üzerindeki mavi gölgeden, metalik rengiyle kamaştırıyor gözlerimi. Göremiyorum hiçbir şeyi. Nesli tükenmiş, heybetli bir yaratık karşımda, metalden de olsa, beni inceleyip hayattayken yapmak isteyip yapamadığım ne varsa “aslında yapabilirdin” diye bağırıyor. Tüm hayatım film şeridi gibi geçmeliydi oysa gözümün önünden. Neden?

O an bunu düşünmeye vaktim olmayacak, yaşadığım onca şeye bir hoşça kal bile diyemeyeceğim. Tanışsaydık iyi olurdu diyorum henüz yaşamadıklarıma. Fakat benim yeterli zamanım yoktu; öğretilenin dışına çıkmaya, görevlerimi ve sorumluluklarımı bir an düşünmeden nefes almaya, kafamı kaldırıp bulutlara bakmaya, uçup giden kuşun kanatlarına dalmaya... Sonra Hezarfen’i düşünmeye, hayatını merak edip araştırmaya… Nasıl atladı da geçebildi diğer yakaya? Avrupa’dan Asya’ya ne güzel bir uçuştu. Uçtu, uçtu, bütün insanlar ona aşağıdan baktı, görenler bile inanmadı ama o inandı. Yıl 1632, hava lodos, peşinde yeniçeriler, Galata Kulesi atlanılabilecek en yüksek yer. Hezarfen, İstanbul Boğazı’nın üstünden Üsküdar’a 3358 metre süzülerek, Doğancılar Meydanı’na iner. Bu çok önemli hadiseyi yalnız Evliya Çelebi Seyehatnamesi’ne düşer. Lakin dönemin padişahı, nedendir bilinmez, tahrir defterine not ettirmez. Hiçbir hadiseyi katiyen atlamaz, İstanbul hudutlarında uçan sineğin bile haberini ister, böyle bilinir. Yalnızca Evliya Çelebi’nin bu hadiseyi yazması ise acaba dedirtir sonradan. Gerçekten uçtu mu Hezarfen Galata’dan? Yasaklamaların padişahı, böyle bir olayın yaşandığının vakayinamelere yazılmasını da yasaklar mı? Neden? Hezarfen gibiler olmasın diye mi? Niye?! Diyelim ki ferman verildi, hiçbir deftere işlenmedi. İnanamadı zaten Hezarfen’in uçtuğunu gözleriyle gören de. Bu efsane uyduruldu mu, nasıl uyduruldu öyleyse? Kafası kendinden bile güzel miydi o gece? Afedersiniz, gündüz. Evliya Çelebi’nin anlattığı, yazdığı her şey kafasının güzel olmasının ürünü müdür? Hayal ürünü müdür, kaleminden çıkan onca şey. Atlayanın da yazanın da kafası kendinden ya da bırakın kendisini, o dönemden bile güzel olmuş da böyle bir efsane mi uydurulmuş? Peki bu internet sekmesinde uçamamış, uydurmaymış, gerçek dışıymış. Ama bir diğer sekmede yazanlara göre padişah bile izlemeye gelmiş. Hezarfen Ahmed Çelebi düşmeyip uçmayı başarınca da onu önce bir kese altınla ödüllendirmiş sonra da bundan her şey beklenir diye korkup Cezayir’e sürgüne göndermiş. Hatta yine o dönemde havai fişeklerle kendini havaya fırlatıp uçmayı başarmış ve yine Hezarfen gibi önce bir kese altın sonra da sürgünle ödüllendirilmiş Lagari Hasan Çelebi de dostunu yalnız bırakmamış Cezayir’de. Neyse ki üstad Evliya Çelebi’nin Seyehatnameleri’nden öğrenebildik, dönemin fantastik olan uçma eylemini gerçekleştirenleri de.

Welcome to the machine’den nerelere geldik. Şimdi o fantastik hadiseleri düşünmek, bunlara inanmak yasak değilken niçin ölmeden önce geldi aklıma birden? Öldüm mü yoksa ben? Ruhum; makineleşen bedenimden kurtuldu da uçuyor muyum? Şarkıda, afedersiniz ama buna yalnızca şarkı demek haksızlık diyor içimdeki ses, eserde “nerelerdeydin?” ve “neler düşledin?” derken (onlar cevap vermeden) yeni bir kağıt alıp Hezarfen’in Galata’dan süzülürken “YAŞADIM” diyebilmesini ve benim yaşayamadığım onca şey olduğunu düşledim diyorum. Bütün işim gücüm yaşamak olmalıyken… Aklıma “Yaşamaya Dair” şiirinin dizeleri geliyor parça parça, sırasız, zaten sırası da önemsiz, aklıma gelebilmiş olması asıl hadise.

Yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

 Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,

….

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım

Hiç  ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…

….

(Mesela ezbere bilmeliydim bu dizeleri, atlamamalıydım tek bir satırını bile, böyle parça parça aktarmak yerine bir bütün halinde anımsamalıydım ve yazabilmeliydim şu an. Siz lütfen atlamayın ve okuyun en azından bir kere.)

Ve son dizesi:

“Yaşadım” diyebilmen için…

                                      Nazım Hikmet RAN

 

Bizlere öğretilip gösterildiği gibi değil yaşamak, çizilen çizgilerle, sınırlarla, sadece izin verildiği kadar hiç değil… Kablolarımızdan kurtulup kopmayı göze alarak (bu sözümün daha net anlaşılabilmesi için lütfen baştaki videoyu, anlıyorum ve devam etmek istiyorum seçeneğine tıklayıp izleyiniz)  Hezarfen’in uçtuğuna inanarak, bunu düşünerek yaşamak mesela, okuduğum bölümle ve edindiğim meslekle değil sadece, şiir de okuyup Pink Floyd dinlerken yazmaya başladığımda, asla öngöremeyeceğim bir yerde bulup kendimi, 1/100.000 ölçekli eski bir planın F-32 kodlu pafta numarasının A4 çıktısı üzerine yazmak bu kelimeleri… Atmamış olmak bu kağıtları, belki daha sonra arka yüzlerini bir şeyler yazmak için değerlendiririm diye düşünüp. Ve bir gün böyle bir yazı yazacağından habersiz, yaşamak.

Karşımda tüm heybetiyle duran bu makineye karşın bunları düşünüp, korktuğum halde ölmekten, ama yine de “YAŞADIM” diyemeden ölmek aslında en çok korkutan.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ORADA MISIN?

Hediye

Kum Saati