Mesela Kelebek
Kelimeler, Albayım, bazı anlamlara gelmiyor. “Kelimeler,
albayım, hangi anlama geliyor?” “Efendim?”
“KELİMELER! Albayım. Hangi anlamda kullanıyoruz onları?” “Hangi kelimeler Hikmet?” Sizi neden yanımda dolaştırıyorum bilmem ki?
“Bütün kelimeler. Genel anlamda kelime.”
“Ne demek istiyorsun oğlum?”
“Kelimeler canım işte. Mesela kelebek.”
“Ne kelebeği?”
“Kelebek canım, bildiğimiz kelebek.” Ellerini açtı,
kapadı.
“Ha, o kelebek mi?”
“Evet, o kelebek.”
“Kelimenin aslı mı nereden geliyor?”
Bu soruya tutunalım hiç olmazsa: “Evet.”
“Bilmiyorum.”
Daha dün okumuştum Tehlikeli Oyunlar kitabından bu satırları. Bugün o kelimeleri düşünmeden, çenemi ellerime dayamış dışarıyı izliyordum. İlk cemre düşmüş toprağa. Babam bahçede. Toprağın havalanması için kürekle altını üstüne getiriyor. Nefes aldırıyor toprağa. Arada çıkan tuhaf yabani otları gösteriyor bana. Köklerinin ne kadar derine indiğini ve kuvvetli olduğunu anlatıyor. İsimlerini de söylüyor. Unutuyorum. Kelimeleri düşünmek istemiyorum sanki. Bir şeyleri tanımlayan, anlatan, öyle söylendiği için öyle kalmış kelimeleri… Kahve yapmalıyım, öğleni geçti. Annem de yüzüme bakıyor bunu hatırlatırcasına. Babam birazdan seslenir: “Yemen'den mi geliyor kahveler?” Düşünürken fincanları hazırladım, ölçtüm kahveyi ve suyu, pişirmeye başladım çoktan. Mutfağın camından uçan bir şey ilişiyor gözüme. Emin olamadım, yansıma da olabilir. Suyun güneşle ya da yansıtan bir şeylerle uygun açılı buluşmasından oluşan … Fakat açı yok, ışıltı ya da yansıma da değil. Parlak sarı kanat çırpan bir şey. Aleni. Kendi rüzgarı var. Kendi yükselişleri, alçalışları… Tam konacak derken aldatmacaları var. İçinden gülüyor, buraya konmak için çok kısa ömrüm diyor. Renksiz-kokusuz-tatsız bu yer için çok kısa. Fakat kahve kokusu var. Seversin belki, benim gibi. Kahve için her zaman vakit var? Taşmadan yetiştim, köpüğünü pay ettim fincanlara ve dökmeden koyabildim. Mis gibi. Sevdin değil mi? Konmuşsun çünkü. Kaç gün-yaşındasın? İlk kahve kokun mu? Bir anda nasıl değiştirdi kararını?
Karşılıklı içtik kahvemizi. Ne kadar ömrü kaldı,
girmedik bu konuya. İlk cemre düşmüş haberin vardır. Önce toprağa sonra suya
ardından havaya. Bu sıralamayı tartıştık biraz. Önce su muydu, hava mı? Ama önce
topraktı değil mi? Çiçeklerin açması için önce toprağa düşmeli, uyandırmalı
ağaçları ve tüm bitkileri dedik, uzlaştık bu konuda. Yalnızlığından, aynı
zamanda tasasızlığından bahsetti. En güzeli dedi, gülümsedi. Bozmadım. Gülümsedim.
Yuvan var mı? Saklasam seni, korusam? İstediğin çiçeği bulurum, istediğin kokuyu
keşfedersin böylece, keşfettikçe artar merakın ve yaşama isteğin, ne dersin? Nasıl
yapacaksın, Küçük Prens misin sen, gülün müyüm ben de senin? Nerden gelir
aklına, Tilkiyle mi konuştun da öğrendin? Beni evcilleştiremezsin. Ölümü düşünürüm,
yaşayamam öyle, kanat da çırpamam böyle tasasız, gönlümce. Şu an buradayım,
hemen uçabilirim de. Kalıcı değilim. Kahve kokusu için teşekkür ederim. Eşlik ettiğin
için teşekkür ederim.
Not: Cemre ilk havaya, sonra suya, en son toprağa düşüyormuş. Ama bu yazı değiştirilirse işler karışır. O yüzden cemre kısmı hayal ürünü olsun ve gün geçmiyor ki insan 27 yaşında cemrenin ilk toprağa düşmediğini öğrensin. Niye öğrendiysem bu gerçeği? Bilmiyorken daha güzeldi.
Saygılar.
Ne güzel söylemişsin. Bazen bir kelebek bazen bir çiçek bazense bir insan tüm evrende türünün tek örneği oluyor sevdiğinin gözünde.
YanıtlaSilBirlikte geçirdiğimiz zaman özel ve eşsiz kılabiliyor onu (:
Sil