İsteyince Ay'a Bile Gidebilmek
“Sen merakını bize teslim et. Bu ruh, bu tende oldukça,
serüvenine uygun bir kıssa yakıştırırız elbette. Nerede olursa olsun, bir
insanın üstüne bu kadar yaşantı yığılsın da, bir başkası onlardan bir şey
çıkarmasın, mümkün mü?” (Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay)
Hangisiydi o? Biyografi mi, otobiyografi mi? Bir insanın
yaşamını anlatan… kendisi anlatınca başka bir isim oluyor doğal olarak. Farklı şeyler tabi de ne kadar yansıtabiliyor peki? Bir de ben kendi hayatımı 40 yaşında anlatacak
olsam mesela, aynı mı olur 60 yaşımda anlatmamla. Peki, kaç yaşında karar
verilir anlatmaya? Ya da neye bağlıdır anlatmaya karar vermemiz?
Bir buluş mu yapmalı, bir kitap mı yazmalı, şarkı mı
söylemeli, ünlü mü olmalı yahut suç mu işlemeli tüm insanlığı etkileyecek, çok
mu doğru söylemeli ya da çok mu dolandırmalı…? Ne yapmalı?
Aklıma hep aynı tirat gelir. Düzene ve şöhrete karşıdır
belki. “İstemem Eksik Olsun”. Hayatım yazılsa
ne yazılmasa ne? Bu mu beni önemli yapar? Nasıldı?...
“Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek… tek başına… özgür olmak… dünyaya kendi gözlerinle bakmak… sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak… bir HİÇ uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak… Ne ün peşinde olmak, ne para pul düşünmek, isteyince Ay’a bile gidebilmek. Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.
Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın. Varsın boyun
olmasın bir söğüdünki kadar. Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı
var?” (Cyrano de Bergerac)
Kaç yaşında söylemişti bunları, ne kadar şey yığılmıştı
yaşamında ve böylelikle bu dizeler çıktı ortaya? Ve söylenebiliyor hala. Kendi serüvenine
kendi kıssası, kendi baş kaldırışı. İçimizde beliren bağıra bağıra okuma isteği
o dizeleri. Ancak öyle dökülebilir gibi içimizdeki birikmişlik, suskunluk…
sesli okumalı belki. Gizleme içindeki öfkeyi. Her birimizin serüveni ayrı ama
bulabiliyoruz bu dizelerde kendimizi. Demem o ki; birileri kendilerine göre
önemli görülüyor. İçlerinde önemli olanlar gerçekten var. İyi ya da kötü ne
yapmış olursa olsun etkisi büyükse kafi. Bilmiyorlardı belki, yaşarken çoğunun
bilmediği gibi. Belki öldüğünde anlaşıldı kimi…
Yine bütün paragraflar savruldu, çok şey anlatmaya çalıştı. Aktarabilmek
istedim aklımı ve kalbimi. Benim yığılmışlığım, üzgünüm. Çok şey çıkarmaya
çalıştım. Fakat şimdi böyleyim ve 27 yaşımda böyleydim diyebileceğim. Bir hiç
uğruna ya da değil, kalemime sarılmıştım diyeceğim. Dünyaya kendi gözlerimle
bakabilmek içindi hepsi, diyeceğim. Söylediğim şarkılar, daldığım düşler
(tutunmaya çalıştıklarım da var), okuduğum kitaplar, aldığım notlar,
karalamalar (bir kağıda, bir sürü farklı konu hakkında, kurşunla, tükenmezle,
pilotla…) savrulsalar da hepsi, çok fazla yönden bakmaya çalıştığım içindi. En sonunda
beni bulabilmem için. Dünyaya kendi gözlerinle bakmanın önemini/anlamını
kavrayabilmek için. Ve yine bunun için, sizinle paylaşıyor olmam da.
Sizden sonra istenildiği gibi yazılsın, çizilsin ya da siz yazın, çizin. Her iki durumda da anlatılan, bilinen sizin hayatınız. Sizin dünyanız. İstediğiniz gibi, kendiniz gibi bakın hissedin. Sizsiniz sahibi o gözlerin, ellerin, ayakların, ruhun. Birleştirin teninizle, özgürlüğü yakalayacağız böylece. Özgür olabilmek… Düşümüzde gerçekten yaşayabilmek var onu. Olana kadar da kıyısından köşesinden yakalayın. Tutun o düşü.
Yazılmayın, çizilmeyin,
boşverin. Çıkarın aklınızdan sadece bunların önemli olduğunu. Herkesin kendi
ayak izi olsun, böylesi daha iyi.
Yorumlar
Yorum Gönder