Gökteki Tüm Yıldızların İlki

 


 

   'Bu yazma eylemine çok mu hızlı atıldım' diyorum. Halbuki henüz bugün paylaştım yazımı (ilk yazımı). Yeni şeyler deniyor olmanın heyecanıyla başladığım bu yol bazen tedirgin hissettiriyor beni. Kafamda anlık beliren düşünceler, üzerine yoğunlaşamadığımda çalıların arkasındaki hafif bir kıpırtı gibi korkutuyor beni, irkiliyorum.

   Bazen düşünmeden yürümek istiyorum. Patika bir yol... Dağların ve hafif tepelerin kıvrımına göre şekillenmiş bir yol. Makilik bir alan canlanıyor hemen. Sola yönelip aşağı inersem masmavi deniz, sonsuz hissettireninden değil. Minik adaları olanından... Ege... Minik yeşil adalarıyla…

   İçimizde yalnızlığa ihtiyacı olanları gönderseler ya minik adacıklara. Kendi kendimizi tedavi ederiz bir süre (belirsiz bir süre). En azından deneriz. Tek başımıza nasıl var olabiliriz? Bu konuda o minik adacıktan çok şey öğrenebiliriz. Uzun uzun gökyüzüne bakarız. Gece ve gündüz nasıl oluyor gözlemleriz. Gündüzleri görünmeyen yıldızlar hava kararmaya başladığında birbirleriyle yarışırcasına nasıl da ışıldamaya başlıyor…

   Ne yarışı, saçmalama. Birbirlerinden haberleri var mıdır ki? Kendi kendilerine ışıldıyorlar işte. Ölünceye/ sönünceye kadar da sürecek. Sahi, ne kadar sürecek? Kıyaslayabilir miyiz insan ömrüyle? Ben kaç kere görürüm aynı yıldızı ömrüm boyunca? Kaç kere bana göz kırptığını zannederim? Parmağımla etrafında daireler çizip avuçlarıma aldığımı hayal ederek dilek tutarım ve bırakırım gökyüzüne, kaç kere? Koskoca yıldız ve milyonlarca yıl uzaktayken, avuçlarımda minik bir yıldız.

   Kalbimin üzerine götürürüm yavaşça. Dinlemesine izin veririm. Kalbimden geçen her şeyi… Ne kadar yaşayacağını bilmeden hızla çarpan kalbime şaşırır mı? Ben şaşırıyorum. Bunu düşünürken beynime aldırış etmeden atmaya devam etmesine de şaşırıyorum.

   Sır küpü gibi. Gizemli. Ama keşfedebilirsin. Gerçekten kulak verirsen anlayabilirsin de. Hatta dileğini de söyleyecektir sana. Dilek tutmayı çok sever, bilirsin. Güzel şeyler dilemeye bayılır. Bencil de değildir, sadece kendisini düşünmez. Minicik bir adada tek başına olmasına rağmen.

   Sonra yavaşça bırakacaktır seni gökyüzüne (gözlerini kapatıp). ‘Lütfen olsun’ diyerek. Sen gökyüzünden izle. Oluyor gibiyse göz kırp. Merakta bırakma onu. Ama o yine de merak edecektir.

   Gündüzleri yaşama telaşıyla geçerken gece gökyüzünde seni gördüğünde bir an olsun unutacaktır. Telaşını, yapması gerekenleri, sorumluluklarını… büyüdükçe dilekleri de belki azalacaktır. Sadece bakmaya başlayacaktır, avuçlarına almadan. Kalbinin sesini dinletmeden. Öylece bakıp anlam arayacaktır belki bir süre. Ben ne yapıyorum, neden buradayım? Göz kırparsın belki, umutsuzluğa kapılmasın.

   Her şeyi görüp göz kırparsın. Her şey güzel olacak… Senin işin de zor be. Her şeye rağmen umut vermeye devam ediyorsun (sanki). İnsanlar da bakıp bakıp hayal kuruyorlar belki.

   Günler, haftalar, aylar, yıllar bir rüzgar gibi geçip gidiyor. Sen hala ordasın. Belki aynı ışıltınla parlamıyorsundur ama hala aydınlatmaya devam ediyorsundur geceyi. Ya da zaman su gibi akarken sen daha da parlıyorsundur. Baktıkça, her şeye rağmen var olmanın güzel olduğunu düşündürüyorsundur belki. Gökteki tüm yıldızlarla aynı anı, aynı geceyi aydınlatmanın eşsizliği…

   İyi-kötü, bütün anların sizsiniz şahitleri. Sessiz ve bilge şahitleri… Bir zamanlar yaşamış gibi o ana göz kırparken bir haber sizi izleyen insancıklara umut veriyorsunuz. İyi ki ordasınız. Yapayalnız bu minik adada sizi izlerken, ‘ben de buradayım’ dercesine ışıldıyorsunuz.

   Geçtiğiniz yollardan geçerken yolumu aydınlatıyorsunuz. Belki alay ediyorsunuz. Nasıl düşünürüm bunu?! Yaşamış olan alay eder mi? Anlamaz mı halimi? Mutlaka biriniz anlıyorsunuzdur beni. Siz de bu yolları geçerken kendinizi bulmaya çalışmışsınızdır. Gökteki onca yıldızdan bir tanesi, sadece bir tanesi bile yeterli… Stefan Zweig’in de dediği gibi… “Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”

   Bir kez yaşamış ve anlamışsan, ancak göz kırparsın bana. Gülümsersin gecemi aydınlatırken. Geçmişte olduğu gibi. Yıllar, yüzyıllar önce nasıl aydınlatıyorsan… Aydınlatırken hiçbir şeyin değişmediğini görürsün. Tüm dilekler gerçekleşse de değişmeyen şeylerin olduğunu… Şehirlerde de minicik adada da. Aynı sancılarla var olduğumuz gerçeğini. Kimsenin kimseyi anlamadığını, anlamış gibi yaptığını. Oysa ki aynı dertlerle de boğuştuğumuzu görürsün, farklı coğrafyalarda olsak da. Ortak olan sıkıntılarımızı görürsün. Üzüntülerimizi, kederlerimizi, bunalımlarımızı, kaçma isteğimizi görürsün. Ama yapamayışımızı da…

   Aşklarımızı da görürsün bunların yanında (-lar çoğul eki yanıltmasın, zira bir kez yaşandığı görüşündeyim.). Her nerede olursak olalım aşkın her yerde yine aşk olduğunu görürsün. Yaşamış mısındır acaba aşkı? Yaşamadan gidenler de var derler. Yaşamadıysan da bu kadar parlak olur muydun yine?

   Yüzyıllar önceki aşk da yine aşk mıydı? İlk aşk nasıl keşfedildi, gördün mü? Bilmeden mi yaşadılar yoksa? İlki görmüşsen yaşamamışsındır da aşkı (aşkların ilkini gören yıldız hangi(leri)niz?). Hanginiz aydınlatmıştı o an geceyi? DÜNYANIN İLK AŞKINA ŞAHİT YILDIZLAR! O zaman da göz kırptınız mı, yaşayacaklarından bir haber insancıklara? O zaman da aydınlattınız mı geceyi tüm parlaklığınızla?! Ve Shakespeare nasıl yazdı bu dizeleri…

Yarayla alay eder yaralanmamış olan

Bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden!

Sen çok daha parlaksın çünkü(i)

Sen tüm gökteki yıldızların ilki

Sen aydınlatırsın geceyi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ORADA MISIN?

Hediye

Kum Saati