Kayıtlar

Kum Saati

.... "Gelmesini mi bekliyorsun?"  diye sordum, yüzünü ve hüznünü şömineye dönüp saklamaya çalışan kadına. Sesi nasıl da her şeyi ele veriyordu oysa. "Şu kapıdan çıktıkları andan beri dönmesini bekliyorum. Ama geçen her anla birlikte beklediğim kişi olmaktan uzaklaşıyor. Geldiğinde, kavuşmayı beklediğim o olmayacak. Merak edilme süresi doldu benim içimdeki kum saatinde. Cam kırıldı, bir bölümden öbürüne kayıveren taneler ortalığa saçıldı. Hiçbir şeyi ölçemez artık bu saat." .... Kendi ekseninde dönüp dünyaya seslendi. "Sanki magmanın özüyüm, kraterin lavı, çarpacak göktaşı, sarsacak deprem, taşacak suyum. Korkun benden. Çünkü kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı." .... "Bu o" dedim, "kapının tanıdık gıcırtısı." Gülümsedi. "Evet ama çok geç kaldı." Okurken ve yazarken hissettiklerim çok farklıydı. Değişik duygulardı anlamından ziyade, birbirinden farklıydı. Okurken, özellikle kum saati kısmında, ben de dağılmış hissettim o kum tanele...

Ve Sonsuza Kadar...

 🎵🎼🎶 İtiraf etmeliyim ki; yüreğime dokunan bir müzik beni çoğu zaman yazmaya telkin ediyor. Ama öncesinde, ellerimden tutup bulutların üstüne çıkarıyor. Günün en güzel saatlerinin en güzel bulutlarına… İnce ince çiseleyen yağmur damlaları gibi dokunuyor yüreğime ve birlikte söylüyoruz: Hallelujah! Pek fazla yazacak bir şey bırakmıyor aslında. Ya da ne yazarsam yazayım, nasıl betimlemeye çalışırsam çalışayım asla yeterli gelmeyecek diyor, yine aynı yer. Müziğin dokunduğu o yer, o an sadece gözlerini kapa ve dinlendir ruhunu da diyor. Ne dese yaparım o an. O şarkıda bulmuşum huzuru, bana hissettirdikleri ve dokunduğu yer ile iletişim kurmamı sağladığı için az bile. Böyle anlar daha sık olsa… Milyonlarca kez erişsem o bulutlara ve birlikte şarkı söylesek... Her bir nota yağmur olsa… Bana bahşedilen o ana milyonlarca kez şükretsem sonra… Yeryüzüne indiğimde daha güçlü hissetsem kendimi… Güzel yönlerini görebilsem hayatın, böylece bir sonraki bulutların üstündeki yolculuğuma kadar ...

ORADA MISIN?

  -İçini dök hadi, dinliyorum... +Ne, nasıl? -Benim tanıdığım bildiğim gibi değilsin, bir şeyler var bir şey olmuş. Farklı davranıyorsun… +Bilmiyorum. -Birisi bir şey mi söyledi? +Hayır. -Üzülmüş, kırılmış gibisin… +Yorgunum biraz, belki ondandır. -Hayır bu başka bir şey… her zaman yoruluyorsun ama hep neşe dolu olabiliyordun. Sesin hiç böyle gelmiyordu. Başka türlü bir şey olmuş. ….   +Orda mısın? -Burdayım, sessizliğini dinliyorum. …. -Konuşmayacak mısın, bak kağıt gibi bekliyorum seni. +Yazamadığımı hatırlatma lütfen. -Yazabildiğini biliyorum, uyandırılmak istemiyorsun sadece. Ama hala rüya görmeye devam edebiliyorsun biliyorum, bu yüzden uyanmadan devam etmek istiyorsun o rüyaya. Hepsi güzel rüyalar değil anlaşılan. Yine de uyandırılmak istemiyorsun, bravo. +Saçma bir kurgu yaptın yine. Şu an yaşadığım hayat bir rüya mı? -Değil, yoksa canın yanmazdı. +Canım yanmıyor ki. … -Yalnız bırakmamı ister misin demeyeceğim bu defa. Zaten dün...

Yazar Olmak

  Uzun zamandır yazıyorum. Benim için, uzun zamandır yazıyorum. Ama yeteri kadar üzerine düşmedim yazma meselesinin. Yazma eylemim bir yazar gibi değil. Gibi de olmasın zaten. Henüz gibi olarak bile değil maalesef. Yaklaşık 3 aydır blog yazıyorum. Bu benim için büyük bir adım. Tabii ki insanlık için kalemin ucuyla kâğıda kondurduğum bir nokta kadar bile olmayabilir. Ama o noktalar virgülden daha uzun süreli duraksama gerektirdiği için nokta olmasını da istemem zaten. Ne istediğinden emin misin acaba; sayın yazar olmak isteyen ama nokta koymak konusunda bile kaygıları olan, çok düşünen, ‘düşündüklerimi görsel kurgularım kadar iyi aktarabilsem neler yazarım’ diye ayrıca düşünen sen? Hangi ben oluyorsun bilmiyorum. Bildiğim bir şey var seninle ilgili, yazmak hakkında ciddi düşünüyorsun artık. Yavaş yavaş barışıyor ve kaynaşıyor hayallerinle kalemin. Yazdıkça fark ediyorsun kendini ve bana da fark ettiriyorsun kendini. İçimde böyle bir ben var diyorum. Orada olduğunu biliyorum, yazma...

"MAKİNEYE HOŞGELDİN"

 Bu video bazı kullanıcılar için uygun olmayabilir. Anlıyorum ve devam etmek istiyorum. Welcome To The Machine- Gerald Scarfe videosu- Kırmızı nokta. Hayır buton. Beyaza dönüyor ve çiçek gibi açılıyor. Sonra yine kapanış ve kırmızı ve beyaz ve çiçek tekrar açıldığında mavi. Gökyüzü. Kurak. Dinazor. Hayır metal dinazor. Acanthopholis ile Achelousaurus arası bir şeye benziyor ve bana doğru geliyor. Etraf simsiyah, karanlık. O, mavi. Yaklaştıkça sıyrılıyor üzerindeki mavi gölgeden, metalik rengiyle kamaştırıyor gözlerimi. Göremiyorum hiçbir şeyi. Nesli tükenmiş, heybetli bir yaratık karşımda, metalden de olsa, beni inceleyip hayattayken yapmak isteyip yapamadığım ne varsa “aslında yapabilirdin” diye bağırıyor. Tüm hayatım film şeridi gibi geçmeliydi oysa gözümün önünden. Neden? O an bunu düşünmeye vaktim olmayacak, yaşadığım onca şeye bir hoşça kal bile diyemeyeceğim. Tanışsaydık iyi olurdu diyorum henüz yaşamadıklarıma. Fakat benim yeterli zamanım yoktu; öğretilenin dışına çıkmaya, g...

Bugünün

  “Bugünün diliyle ne dünü anlatabilirsin, ne de yarını.” ‘Böyle kısa cümleler, içinde derin anlamlar taşır.’ düşüncesinin sarsılmaz örneği olabilir. Bu cümleyle ilk karşılaştığımda; zamanı, içinde bulunduğum anı düşündüm bir süre. Bu cümleyi yorumlayabilecek mi bugünümün dili, diye sorguladım.   Aklıma ilk gelen: ‘Şu an yaşanmakta olana bakmalı o halde’ oldu. Şu anı anlamalı, değerini bilmeli ya da üç ayrı ekran kartı gerek bize. Biri dünde, biri yarında, bir diğeri de hep açık olan bugünde. Yarınla ve dünle ilgilenen arada bir açılsın ama çok geçmeden kapansın mümkünse. Takılı kalmasın geçmişte ya da daha güzel bir gelecek için yarınımı planlıyorum derken, harcamasın bugünü de. Aslına bakarsan, her zaman açık üçü de. Sen hangisine bakıyorsun, onu söyle ya da daha çok hangisine? Beklenmeyen bir soru muydu bu birden, bilmiyorum. Fakat önemli bir soru olduğunu anlatabilmem için apayrı bir zamanda, apayrı bir yazı gerekir; bu kesin. Hatta belki yazılar… Şu ana yeniden tutu...

Eksik %1 (ya da %99)

  Ekranda %99’a kadar hızlı dolmuş ama iki dokuzu yan yanayken sevmiş de soluklanmaya karar vermiş gibiyim. Beni izleyen ben ise, “Nasıl dolmadı! 1 saattir %99’da” diye düşünüp, kafayı yiyedursun. Sadece beni izleyen Ben’in de ne hali varsa görsün. (Sadece izleyip bir şey yapmadığı bir kenara; bir şeyler yapmaya çalışanları, sırf sonuç odaklı değerlendirip tamamlanamamışlıklarını -%100 kıstasına göre- öylece yargılayanlara öfkem büyük. İçimizdeki bu mükemmelliyetçi, tatminsiz tarafa da dolayısıyla kızgınım.) Canı biraz soluklanmak istemiş, bir şeyleri tam doluluk noktasına getirmek için koşturan Ben’i görmüyor, sadece izliyor ve tüm kızgınlıklarımı hak ediyor. Ama koşturan Ben’i hak etmiyor. Neyse, hak etmek değil mesele. Bazı kısımlar hızlı hızlı geçiyor bir anda. Hemen dolduğuna, tamamlanmaya yaklaştığına sevinirken gözden kaçırdıklarımız, durup bir an soluklanmadığımız anlar, acısını %99’da çıkarıyor. Al sana, bekle şimdi diyor. Her ne için bekliyorsak, belki daha başka eksikl...